31 Aralık 2009 Perşembe

What is Love?



Madmen dizisinde reklamcılık gurusu abimiz Don Draper, resimdeki ablaya romantik bir akşam yemeğinde aşk hususu hakkında ayar verirken.

"the reason you haven't felt it is because it doesn't exist. what you call love was invented by guys like me, to sell nylons. you're born alone and you die alone and this world just drops a bunch of rules on top of you to make you forget those facts. but i never forget. i'm living like there's no tomorrow, because there isn't one"

Kendiniz de İnanamadınız Zaar...


Milliyet gazetesinden alıntı:

FENERBAHÇE UNUTULMAZ!

Beşiktaşlı futbolcular kulübün resmi sitesinde ilk yarıyı bir anketle değerlendirdi.


Siyah-beyazlıların resmi sitesi tarafından sorulan sorulara yanıt veren futbolcular, Fenerbahçe galibiyetini unutamadıklarını ifade ettiler.
Anket sonuçları şöyle:


‘En fazla sevindiğiniz maç’
İbrahim Toraman: Man. United
Tomas Sivok: Fenerbahçe
Filip Holosko: Fenerbahçe
Yusuf Şimşek: Fenerbahçe
İsmail Köybaşı: Fenerbahçe
Ekrem Dağ: Fenerbahçe
Necip Uysal: Fenerbahçe
Nihat Kahveci: Fenerbahçe
Rıdvan Şimşek: Fenerbahçe
Serdar Özkan: Fenerbahçe
Hakan Arıkan: Fenerbahçe
Michael Fink: Fenerbahçe
Erkan Zengin: Fenerbahçe
Korcan Çelikay: Man. United


Sen git MU yu kendi sahasında yen,Trabzon deplasmanında dünya tarihinin göremeyeceği bir bal ile kazan, sonra soruya böyle cevap ver. Hadi diğerlerinin cahilliğine veriyorum da, Nihat'ın bu taklaya gelmemesi lazımdı.

Böyle şeyler Fenerbahçelilerin ruhunu okşasa da, rakibimizin Beşiktaşspor olma yolundaki taviz vermez tarzı başta King Jeremy olmak üzere, tüm Beşiktaş taraftarları adına üzülmeme neden oluyor.

bu da 2009 yılının BJK ye son dokundurmasıdır:)

Yeni yılınız kutlu olsun...

27 Aralık 2009 Pazar

Braveheart ile coşan, Micheal Collins ile Hüzünlenen Türk Gençliği için empati veya çuvaldız mevzuu..


Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...

Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...

“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...

Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.

Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...

Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...

Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...

Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...

“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...

Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...

Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:

- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?

Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.

Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?

Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.

Demokrasiyi getirmek çok mu zor zanaat?



Şiddetten, faşizmden, kendini karşındakinden üstün görmekten kime ne fayda gelmiş ki..
Bu yazı uğrunda yıllarca hapis yatılacak kadar yanlış bir yazı mı?
"ha..tir" cilere , asimilasyonculara inat bir arada yaşamayı savunalım iki gözüm....

* Görsel: http://icmihrak.blogspot.com

26 Aralık 2009 Cumartesi

Geçmiş Zaman Olur ki..

Efendim, aşağıdaki şarkının benim için, çok ilginç olmasa da, bir anısı mevcuttur.
Bu şarkının 2000 li yılların başında Kent Fm de çalınmaya başladığı anlarda, arabada müziği sonuna kadar açıp şarkının bitmesini beklerdim. 3 defa radyoyu arayıp şarkının kime ait olduğunu sormuşluğum bile vardır. Gerçi hiçbirisinde istediğim cevabı alamadım. En son, radyo yetkilisine telefonda ağzımla şarkının melodisini yapmaya çalıştığımı farkettiğim an bu çabamdan vazgeçmiştim. Neyse ki daha sonra radyo programcılığı da yapacak bir arkadaşım gecenin yarısı beni arayıp "Dandy Warhols-Get Off oluuum!" diyerekten beni rahata erdirmişti. Korsan CD sini alıp mütemadiyen dinlemiştik o aralar. Albümde (Thirteen Tales from Urban Bohemia ) çok da güzel şarkılar vardı hattı zattında.

Bu hiçbir anlam içermeyen anımı paylaştıktan sonra sizi şarkıyla başbaşa bırakıyorum sevgili dostlar.


25 Aralık 2009 Cuma

YBSG!


Eğer; içine kapanık kendi dünyasında yaşayan birisiysem, takıntılarım varsa, pimpirikli ve sinirliysem, güvensiz yahut sevgisizsem, bilin ki 2006 14 Mayıs'ının bunda çok etkisi vardır. 30 yıllık hayatımda Futbol, tribün ve hatta spor adına neye inanıyorsam bir kısmını o gün Denizli'de bıraktım.Doğumgünümden 1 gün sonra gördüklerim "ulan bunca yıl ne kumpasların peşinden koşuyormuşuz" diye düşündürüp herşeyden tiksindirmişti beni. Evet, o gün Denizli Tribünlerindeydim ve o andan itibaren o şehirden de, takımından da, taraftarından da nefret ediyorum.

Bunlar nerden mi aklıma geldi...O günün baş kahramanı!, esasoğlanı! Selçuk Dereli (Bana göre Türk Futbolun gördüğü en karaktersiz ve şerefsiz insandır)bugün bir gazeteye açıklamalarda bulunmuş.

Bkz. ne demiş:

‘Eleştirilere gülüyorum’
“Bu eleştirilere gülüyorum. Sahaya atılan yabancı maddeler iki takım taraftarlarından geldi. Amaç maçın diğer karşılaşmalardan sonra bitmesini sağlamaktı. Oyun kuralları gereği maçı tatil etme yetkim yoktu. Appiah son dakika yakaladığı pozisyonu gole çevirebilse bunlar konuşulacak mıydı? Benden bu maçı tatil etmemi bekleyenler, Fenerbahçe-Galatasaray maçında yaşananları gördükten sonra aynı duyguları taşıdılar mı?”


Şimdi iyi dinle Selçuk Efendi:

1-) Dünya'da değil 16 dakika, 1 saat durup devam eden de onlarca maç vardır. Bazı çokbilmişlerin konuyu buradan yakalamaya çalıştığını da görüyoruz. Fakat sorarım sana, dünya maç oynanmakta iken en az 10 defa seyirci müdahalesi ile durmasına rağmen oynatılan maç var mıdır? Bu sorunun cevabını verebiliyorsan ver veremiyorsan geyik yapma.

2-) O gün ben de staddaydım. Maç oynanırken, Fenerbahçe Tribününden sahaya en ufak bir müdahale olmadı. Aksini iddia edeni allah çarpar!

3-) Fenerbahçe- Galatasaray Maçında, karşılaşma devam ederken, Keita nın yüzüne nereden geldiği muaama olan nesne dışında bir olay oldu mu?

4-) Kendimi bildim bileli maç izlerim, hakemlerin her zaman maç iptaline yetkisi vardır. Sen bu milleti salak mı zannediyorsun!

Keşke Appiah o golü atsaydı da bu durumlara düşmeseydim diye geceleri dualar ettiğin açık. Senden değil hakem, adam bile olmaz.Ne demiş şair, Hakkın sillesi sessiz olur!
umarım bunlar iyi günlerin olur.

Sabah sabah sinir stres sahibi oldum yahu!



Not: Ekteki foto, rahmetli Mehmet Sucu'nun 2006 yılında "Denizli tribünlerinden Fenerbahçeli Manzaraları" adlı çalışmasına aittir. O gün gerçekten çok üzülmüştü. Bana bir gazeteci gözüyle saatlerce o gün tribündeki taraftarların tepkilerini, psikolojilerini anlatmıştı.

20 Aralık 2009 Pazar

Şimdi de Gece Turu


Uzun zamandır ilk defa Taksim ortamlarına eğlenmeye çıktığım ön bilgisini vererekten konuya giriş yapmam da faide var.

30 yaşında "Ay şimdiki gençleri anlamıyorum!" tripleriyle etrafta dolaşan erkenler gibi olmamaktır bütün çabam. "Ya biz yaşlanmışız, artık kafam kaldırmıyor" tarzı laflar edip de, alttan alttan karşı tarafa ben oldum mesajı vermeye çalışan yeni yetmelerden haz etmem.

Eğlenmeyi severim, sevdiğim bir ortam varsa kafam müzikten şişmez. İnsanların eğlendiğini görmek de beni rahatlatır.
Esas konu insanın sosyal statüsü arttıkça daha fazla seçici olmasıdır. Bu normaldir. Misal ben artık, bir dönemler abonesi olduğum, Caravan Rock Bara gidip eğlenemem.(arkadaş düşünüyorum da, bildiğin idrar kokardı orası be).

Uzun lafın kısası, bu hafta benim "eller havaya rock barı" dediğim meşhur Taksim mekanlarından bir tanesindeydim.

Şahsım hakkında bu pre-bilgileri verdikten sonra, adetim olduğu üzere, maddeler halinde düşüncelerimi özetleyeyim efem:

* Kriz mekanları da vurmuş. Giriş ücretleri 2 sene öncesinin aynısı, hatta daha düşük. İçki fiyatlarında bir oynama yok. Bunu görünce neden her taraf pıtrak gibi makarna&salata cafe doldu diye şaşırmıyorsun. 8 Liraya bira sat, üstüne bir de canlı grup çıkar. Polisiyle sarhoşuyla uğraş. Bekle ki insanlar bir şeyler içsin de para kazan. Öteki tarafta adam makarnanın üzerine iki permasan atsın hesaba 25 lirayı sıkıştırsın.

* 10 yılı aşkın bilfiil geceleri dışarı çıkarım. Taksimde ki mekanlardan yola çıkarak aynı yorumu genele de yayabilirim. Hala; aynı gruplar, aynı şarkılar, aynı yöntemler. Zerre bir ilerleme yok, herkes bıraktığın yerde. Düşünün, dünyanın en kötü 2. grubu olan "Direnen Mızıkacılar" bile hala sağda solda sahne alabiliyor. Universite yıllarımızın efsane grubu Suitcase bile aynı playlistle işi götürmeye çalışıyor. Televole ağzıyla söylemek gerekirse "Olmuyor beyler,olmuyor!" Sonra KeCe 25 Tl giriş parası verip mekanlara gitsin.Aynı parayı makarnaya veririm daha iyi, en azından arkamdan trende uydu derler!

* Gece ile ilgili en güzel ayrıntı Dumansız Hava Sahası idi. Allah tekrar bu yasağı koyanlardan razı olsun. Gözlerimizin yandığı, üstümüz başımızın leş gibi koktuğu, eve gidince gömleklerimizin delindiğini gördüğümüz bu mekanlarda artık sadece mis gibi bira kokusu soluyorsun. Ayrıca mekan dışına çıkıldığında gençlerimizin smirting akımına kendilerini kaptırdığını görüyorsun. Neymiş mekanlara giden insan sayısı azalacakmış!. Mekanı bildiğimden yola çıkarak, daha bile kalabalıklaştığını söyleyebilirim.

* Eşitlik, insan hakları, demokrasi teraneleriyle kafa şişirdiğim malumdur. Bir kez daha içimde bastırmaya çalıştığım homofobikliğimi açığa çıkarmak durumdayım. Bu bünye gay şarkıcıları zor hazmetti ( zira gittiğimiz mekandaki grubun solistinin halihazırda öyle olduğunu biliyorum). Fakat bütün gece; vücudlarını teşhir eden, abuk subuk isterik danslar icra eden, yanlışlıkla gözün takılsa kaş göz yapan gudubet eşcinsellerle aynı ortamda bulunmak istemiyorum. Ve evet, eşcinsellerden rahatsız oluyorum! Her gittiğim yerde populasyonlarını arttırarak mekanı domine etmeye çalışmaları beni irrite ediyor. Oray Eğin, Onur Baştürk gibi bayraklı tekerleklerin " Eşcinsellerin gittiği yer kalitelidir, eşcinseller çok eğlenir etraflarını da eğlendirir" felsefesini yıllarca pompalaması sonu geldik bu hallere. Tabi kız milletinin, sırf erkeklere terslik olsun diye gay savunuculuğu yapması, onları evin kedisi gibi görmesi de etkendir buna.Eşcinseller hakkında saydırmaya hazırlanırken, daha giriş cümlesinde "Aaaa öyle deme, benim çok gay arkadaşım var ve hepsini çok sever, çok iyi anlaşırım" tarzı kontra bir cevabı yiyen erkeklerin "ulan üzerine gitmiyim de, kız beni öküz sanmasın" mantığıdır bizi buralara getiren. Yani kısacası,Hepimiz suçluyuz efendiler!

* Çok gay arkadaşı varmışmış...Götür bir tanesini babanla tanıştır o zaman...!

* Taksimde eğlenmenin en güzel tarafının çıkıştaki Kızılkayalar faslı olduğunu bir kez daha anladım.Vücudunun bir yanı üşürken, bir yanının da döner kalıbının sıcaklıyla sıcacık olduğu an, ıslak hamburgere attığın ısırıktır mutluluk Abidin!.(Yazar burada homofobik olmakla beraber edebi yazılar da yazabildiğini gösterip konuyu toparlamaya çalışıyor aka kızlar beni öküz sanmasın)

* Başka bir gece gezmesinde tekrar buluşmak dileğiyle deyip, aranızdan ayrılıyorum arkadaşlarım.


Meraklısı için not: Dünyanın en kötü grubu Deniz Kızı'dır. Onlar hala bir yerde çıkıyor mu bilmiyorum

Gider...