27 Nisan 2011 Çarşamba

Öyle Bir Geçer Zaman ki.


Otoparka giren dönüş ışıklarını gördüğünde “Acaba arabayla bir tur atıp öyle mi girsem” diye düşünse de, bunun akşam trafiğinde çok daha büyük bir eziyet olacağına karar verip vazgeçti.

Hep aynı şey….olması gereken saatten 45 dakika önce gelmişti işte! Bir de bunun üzerine en az 15 dakika racon bekletmesi koy (Bu benzetmeyi, durmadan ona hayata dair dersler veren amcaoğlundan duyup çok beğenmişti), oldu mu sana 1 saat! Evden çıkarken, nasıl olsa zaman geçer diye umut etmişti ama nihayetinde çekilecek sıkıntı asla değişmiyordu.

Ana girişe yakın bir park yeri arayan diğer arabalarla köşe kapmaca oynadıktan sonra, yürüyen merdivenlere 150 metre mesafedeki duvar kenarına razı oldu. Şanlı tarihi, saatlerce otoparklarda araba arama hikâyeleri ile dolu olduğu için, park yeri numarasını telefonunun ajandasına kaydetti.

Önce birkaç mağaza gezerim diye düşündü, öncesinde eline bir kahve aldığı için giyim mağazaları tarafından içeri alınmadı. Kahvesini aceleyle bitirip plastik bardağını çöpe attıktan sonra, mağazalara girmeye muktedir olabilmişti. Kafada ihtiyaç duyduğun, almak istediğin bir şey yoksa, ilgileniyormuş gibi yaptığı bütün kıyafetlerin, ona ne kadar çekici ama aynı zamanda ne kadar gereksiz geldiğini hatırladı. Girdiği her mağazada yanına yaklaşıp yardım etmek istediğini söyleyen ama aslında oradaki varlığını sorgulayan satış temsilcileriyle sinir harbi yapmaktan yorulmuştu. Bir ara, “Acaba ufak bir şey mi alsam” diye tereddütte kaldı. Bu kadar erken gelmesine bir bahane olabilir, en azından kendini daha ne yaptığını bilen birisi olarak gösterebilirdi.

Durmadan telefonuna bakıyordu, O’nun da erken gelip arama ihtimali üzerine bir umuttu  sadece bu. Sonra vakit geçirmek için en kolay yollardan biri aklına geldi ve bir kitapçıya girdi. İlk önce çok satan kitaplara göz attı ve hiçbirinin ilgisini çekmediğini fark etti. Manga bölümünde biraz zaman geçirdikten sonra saatin yaklaşmaya başladığını gördü. Alışveriş merkezinden birkaç tur attıktan sonra artık aramanın zamanı gelmişti.

Ulaşılamıyor….olabilecek en kötü şey! Bir kez daha arama hakkı böylelikle elinden alınmış oldu. Nasıl olsa telefonuna mesaj gelecekti, bir kez daha yoklamak kendini düşürmek olacaktı.

………………………..

Alışveriş merkezinin kapısından girdikten 90 dakika sonra, telefonu çalmıştı. Karşı taraftaki dingin ses, orada olduğunu ve nerede buluşacaklarını soruyordu. Bu söylem tabi ki onun olduğu kata gelinmesinin beklendiğini tebliğ ediyordu. Dördüncü kata vardığında onu elinde poşetlerle gördü.

- Merhaba! Gelmişken kafamdaki bazı şeyleri de aradan çıkartayım dedim. Çok beklemedin değil mi?

Kırk beş dakikalık bir gecikme sonunda sorulmuş olsa bile, acaba bu sorunun dünya üzerinde verilebilecek ikinci bir cevabı var mı? Hele elindeki poşetler en az yarım saattir burada olduğunu söylüyorken…

- Hayır, ben de kitapçıda bakındım biraz. İstediğim şeyler yoktu, sipariş verdim yarın getirecekler. Zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım.

- Zaten benim de fazla vaktim yok. Bir on beş dakika kahve içelim mi?

Yemek katına çıkarlarken, “keşke kendime ufak bir şey satın alsaydım” diye iç geçirdi.

İyi ki park yerini telefonuna not etmişti….





6 Nisan 2011 Çarşamba


Hepinize iyi geceler diliyorum, eğer böyle bir şey mümkünse…

Lise ile başlayan, üniversite yılları ile devam eden isyankar hallerimizin bayrak programı Kaybedenler Kulübün’ün kapanış cümlesiydi bu.

O yaşlarda; aileye, eğitim sistemine, kızlara, neden askere gitmek ve iş bulmak zorunda olduğumuza isyan eder dururduk. Kendimizden 10 yaş büyük adamların (Bizim şu anki yaşlarımız oluyor) nasıl hala bu isyanı yaşayabildiğine hayranlık duyardık. İşte bu yüzden severdik o programı. Kaan ile Mete’yi o yüzden idolümüz bilirdik. Diğer ebeveynler gibi ukalalık yapmazlar, biz o yaşta ne hissediyorsak onları hissederlerdi.

Sonra büyüdük… o zamanki hallerimizle dalga geçer olduk. Etrafta gördüğümüz ergenleri aşağıladık, tavırlarını komik bulduk.

7 Şubat 2011’de babamı kaybettim.

2 ay süren hastahane maceramız, aslında beklediğimiz ama kendimize itiraf edemediğimiz bir sonla nihayetlendi.

Bu yaşıma kadar daha büyük bir acı yaşamadım. Ne düşünsem aklıma babam geliyor. Her baktığım yerde onu görüyor, hep bana söylediklerini düşünüyorum.

Her gece onun sesiyle uyanıyorum.

Fener’in maçlarına bile sevinemiyorum, çünkü maçın sonunda babamı arayamayacaksam kazanmanın ne önemi var ki.

Etrafımdakilerden jenerik laflar duymaktan sıkıldım. İnsanlar konuştukça, içimden “Çok biliyorsunuz, sanki benim yerimde siz varsınız” demek geliyor.

7 Şubat’tan beri her şeye isyan eder oldum.

11 sene önceki Kerem’e, Kaan ve Mete gibi, bir radyo programı yapabilseydim keşke. 31 yaşında daha büyük mutsuzluklar yaşayacağını, büyüyünce bir şeyin değişmediğini, hatta daha kötü olduğunu bir de ben anlatabilseydim ona.

Bu duygularla izledim Kaybedenler Kulübü'nü.... film iyi miydi kötü müydü bilmiyorum, ama bunları hissettirdiyse benim için güzel olmalı.

Benim ne alıp başımı gidecek gücüm, ne de sevdiklerime posta koyacak cesaretim var.

Anneme, Mete’nin yaptığı gibi, “Sence ben çok mu boş yaşıyorum?” diye sorsam muhtemelen ağlamaya başlar.

Başka bir deyişle, benim hayatla mucadele etmem filmdeki kadar kolay değil.

Benim payıma düşen güçlü olmak, eğer öyle bir şey mümkünse…..

Seni çok özlüyorum baba...

24 Ocak 2011 Pazartesi

Abiler...

1. Şiirimiz karadır abiler

Kendi kendine çalan bir davul zurna

Sesini duyunca kendi kendine güreşmeye başlayan

Taşınır mal helalarında kara kamunun

Şeye dar pantolonlu kostak delikanlıların şiiridir

Aşk örgütlenmektir bir düşünün abiler

2. Şiirimiz her işi yapar abiler

Valde Atik'te Eski Şair Çıkmazı'nda oturur

Saçları bir sözle örülür bir sözle çözülür

Kötü caddeye düşmüş bir tazenin yakın mezarlıkta

Saatlerini çıkarmış yedi dala gerilmesinin şiiridir

Dirim kısa ölüm uzundur cehennette herhal abiler

3. Şiirimiz gül kurutur abiler

Dönüşmeye başlamış Beşiktaşlı kuşçu bir babanın

Taşınmaz kum taşır mavnalarla Karabiga'ya kaçan

Gamze şeyli pek hoş benli son oğlunu

Suriye hamamında sabuna boğmasının şiiridir

Oğullar oğulluktan sessizce çekilmesini bilmelidir abiler

4. Şiirimiz erkek emzirir abiler

İlerde kim bilir göz okullarına gitmek ister

Yanık karamelalar satar aşağısı kesik kör bir çocuğun

Kinleri henüz tüfek biçimini bulamamış olmakla

Tabanlarına tükürerek atış yapmasının şiiridir

Böylesi haftalık resimler görür ve bacaklanır abiler

5. Şiirimiz mor külhanıdır abiler

Topağacından aparthanlarda odası bulunamaz

Yarısı silinmiş bir ejderhanın düzüşüm üzre eylemde

Kiralık bir kentin giriş kapılarına kara kireçle

Şairlerin ümüğüne çökerken işaretlenmesinin şiiridir

Ayıptır söylemesi vakitsiz Üsküdarlıyız abiler

6. Şiirimiz kentten içeridir abiler

Takvimler değiştirilirken bir gün yitirilir

Bir kent ölümün denizine kayar dragomanlarıyla



Düzayak çivit badanalı bir kent nasıl kurulur abiler?

Ece AYHAN.

18 Ocak 2011 Salı

Şimdi,Değerli Alkışlarınızla... Fecaaaaaaat!!!


Hepimizin başına gelmiştir muhakkak, hani eğlence adı altında bir yere toplanırsın ama o aşamaya kadar binlerce sıkıcı rutinle muhatap olursun.

Şirket yılbaşı kutlaması yapar, adı üzerinde kutlamadır, insanlar bütün senenin sıkıntılarını atmak için kurtlarını dökecektir ama genel müdür konuşmadan hiçbir şey başlamaz. Bir belediye konserine gitmişsindir, illaki başkan mikrofonu eline alır saatlerce kendini över. Uluslararası bir spor organizasyonuna ev sahipliği yapmışsındır, organizasyondan sorumlu yetkili iki kelam etmeden haşa takımlar sahaya bile çıkamaz.

Benim eğlenmeye başlamam için neden senin konuşma yapman lazım arkadaş! diye kimse sormaz, soramaz…

Klasik bir geri kalmışlık göstergesidir yukarıda örneklediklerimiz.

Çünkü bu; patron olsun, genel müdür olsun, başkan olsun bütün iktidar sahiplerinin vermek istediği mesajın güçlü bir tezahürüdür: “Burada bulunma sebebiniz benim, dolayısıyla beni dinleyeceksiniz”.

Yıllardır kapısında yattığım stadyum yıkılacak. Üzüntülüyüm çünkü anılarım var, sevinmişim, üzülmüşüm, yeri gelmiş aileme, sevgilime tercih etmişim orayı. Şimdi bambaşka bir mekanda kucaklayacağım takımımı. Sabah en sevdiğim formamı, kaşkolumu takmışım. Takımın bu stada ilk çıktığı anki alkışın ve coşkunun bir parçası olmak için tribündeyim.

Ve fakat…

- Şimdi bir konuşma yapmak üzere TOKi Başkanı….

-Stadın yapımında çok emeği geçen Başbakanımızı kürsüye….

Bakın oradaki problemin tamamı esasında AKP’ye tepki falan değildir. Oraya Gandi Kemal’i de aynı şartlarla çıkarsaydınız, o da yuhalanırdı. Tabii ki o tuvalet bekçisi yapmayacağım TOKİ Başkanının konuşmaları etkili olmuştur ama kimse o motivasyonda devlet erkanının konuşmasını çekmez, çünkü onların vermeye çalıştığı yukarıda belirttiğim mesaj, hala endüstriyelleşmeye direnmeye çalışan taraftara sökmez.

Kömür, buzdolabı dağıtarak halkı meydanlara toplayan çokbilmişlerin, aslında halktan ne kadar uzak olduğunu gösteren bir tavırdır bu. Hiç kimse demez mi Başbakana bu konuşmayı yapmasın! Bu kadar siyasi şov yapılmak isteniyorsa yaparsın bir maç günü bülteni, koyarsın RTE’nin fotoğrafını da konuşmasını da. Vatandaş en fazla uçak yapar sahaya atar. Bakınız koltuğa serer üzerine oturur demiyorum, zira stadyum yeni, koltuklar gıcır. Yoksa başbakanımızın olduğu sayfaya mabadını yerleştirmeyi teklif etmek ne haddimize!

Türkiye’de ne kadar AKP’li varsa GS tribünlerinde de o kadar var. Galatasaray taraftarı AKP karşıtı falan değildir, sadece zevzekliğe karşı çıkmıştır. Lefter’i Fenerbahçeli milli kaleci zanneden ve utanmadan bunu söyleyen CHP başkanı da bu kafayla iktidarda olsaydı, gene o konuşmayı yapmaya çıkardı ve aynı tepkiyi görürdü.

Hiç merak etmeyin! Şu yeni tribün yasası çıksın, bütün tribünler koyuna dönsün, futbolun ruhunu bilmeyen miting koyunları statları doldursun bu protestolardan eser kalmayacaktır. Daha önceki yazımızda belirtmeye çalıştığımız, ama çok sevdiklerimizin dahi anlamayıp tepki gösterdiği yazıda da anlatmaya çalıştığım buydu zaten.

O yasa Cumartesi günü yuhalayanları temizleyecek tribünden ve günün anlam ve önemi hakkında birkaç söz söylemek isteyen badem bıyıklıları dinlemeye devam edeceğiz statlarda.

Stadın yapımı, Galatasaray’a tahsis edilmesi ile ilgili takımdaşlarımın bazı yorumlarına da katılmıyorum. Devletin görevi milletin saadetidir. Üç büyükleri desteklemek (Trabzonspor demiyorum dikkat), halkı mutlu etmektir. O stada harcanan paraya gelene kadar kafayı takacak daha çok şey var bu ülkede. TT Arena’da organize edilebilecek bir CL Finali veya bir milletlerarası şampiyona bütün o masrafları siler, üzerine bu ülkeyi kara geçirir (İstanbullu otel sahiplerine sorunuz, son yıllarda en büyük ciroyu ne zaman yaptılar?).

Ha ona yapıldı neden bize yapılmıyor…. Geçeceksin, herkese yapılmıştır benzer kıyaklar. Ayrıca Galatasaray ASY’yi bırakarak dönüm noktası niteliğinde bir hata yapmıştır bana göre.

Söz uçar yazı kalır, biz buradayız bekleriz…

7 Ocak 2011 Cuma

Seninle Benim Aramda Kocaman Bir Fark Var!

Tarih 4 Şubat 2010 - Mire Chatman teste gitmek istemedi! - 30 Ocak 2010 tarihinde oynanan Antalya Büyükşehir Belediyespor - Bjk Cola Turka maçı sonrası idrar numunesi vermesi istenen Beşiktaş Cola Turkalı Mire Chatman, “Maçtan önce bir şeyler içtim, dopingli çıkabilirim” diyerek, teste girmek istemedi. Uzun süre direnen ABD’li basketbolcu, adeta zorla teste gönderildi.--------------------


Tarih 16 Şubat 2010 - Mire Chatman dopingli çıktı! - BJK Yönetim Kurulu'nun konuyla ilgili açıklaması: "Beşiktaş Cola Turka-TOFAŞ müsabakası bitiminde yapılan doping kontrolü sonrasında yasaklı madde kullandığı tespit edilen Beşiktaş Cola Turka Erkek Basketbol Takımımızın oyuncusu Mire Chatman’ın durumu, yönetim kurulu toplantımızda görüşülmüştür. Kulübümüzün bilgisi dahilinde olmayan, yasaklı madde kullandığı tespit edilen Mire Chatman, yönetim kurulumuz tarafından süresiz kadro dışı bırakılmıştır."

Tarih 11 Mart 2010 - Mire Chatman 3 ay hak mahrumiyeti cezası aldı! - Basketbol Federasyonu'ndan yapılan açıklamada, Beşiktaş Cola Turka'nın 21 Ocak tarihinde TOFAŞ Spor ile yaptığı maçın ardından gerçekleştirilen doping kontrolü sonrası yasaklı madde tespit edilen ABD'li oyuncu Mire Chatman'ı Disiplin Kurulu tarafından 3 ay hak mahrumiyeti ile cezalandırdığı bildirildi.

Tarih 22 Temmuz 2010 - Mire Chatman ile yeniden sözleşme imzalandı! - Geçen sezon yasaklı madde kullandığı için ligde 18 maç oynayabilen Amerikalı basketbolcu ile 2. yılı opsiyonlu 2 yıllık sözleşme yapıldı.

Tarih 30 Aralık 2010 - Mire Chatman kadro dışı bırakıldı! - BJK Yönetim Kurulu'nun konuyla ilgili açıklaması: "Kulübümüzün maddi tüm vecibelerini yerine getirmesine karşın, iki kez antrenmana çıkmayan ve takım içinde disiplinsiz hareketlerde bulunan Mire Chatman, süresiz olarak kadro dışı bırakılmıştır"
Tarih 5 Ocak 2011 - Ergin Ataman Beşiktaş'ta, Mire Chatman Affedildi! - Ergin Ataman'ın konuyla ilgili açıklaması : “Mire Chatman ile uzun bir toplantı yaptım. Kendisi büyük bir yanlış anlaşılma olduğunu, gerek Burak Bıyıktay gerekse de yönetim ile hiçbir probleminin olmadığını belirtti. Ben de kendisini yeniden takımın lider oyuncusu olarak takıma dahil edeceğimizi ve bundan sonra her türlü problemi bırakıp, önce iyi basketbol oynamaya, sonra da Beşiktaş’ın layık olduğu yere çıkmaya çalışacağımızı konuştuk. Kendisiyle mutabık kaldık. Mire Chatman yarınki antrenmandan itibaren takıma yeniden dahil olacak. Bizim amacımız, oyuncuları kaybetmek değil; kazanıp onlardan en yüksek verimi alabilmek. Chatman da Beşiktaş’la özdeşleşmiş bir oyuncu. Bundan sonra da aynı mücadeleyi fazlasıyla vereceğini düşünüyorum.”


Fenerbahçe Bayan Basketbol Takımı oyuncularından Diana Taurasi’nin yapılan doping testlerinin pozitif çıktığının Türkiye Basketbol Federasyonu tarafından resmen açıklanması üzerine, kulübümüz sporcu ile olan sözleşmesini feshetmiştir.



Spor kamuoyuna duyurulur,


Fenerbahçe Spor Kulübü

 
---------------------------
Bu utancın üzerine yatmadı Fenerbahçe...
Gerektiği gibi oyuncusunun sözleşmesini sona erdirdi (Geçmişte yıldız pivotu Kambalaya'ya da yaptığı gibi). Bir kez daha hatırlatalım, Taurasi yaşayan en büyük bayan basketbolcudur.
Bu camiada doping yapana af yoktur ve büyüklük sadece transfer yapmakla olmaz.

4 Ocak 2011 Salı

Sizi Yasa Korur!


Futbol nasıl bir spordur sizce?


Ben ve benim gibilerin yıllardır endüstriyel futbola ettiği küfürler size ne ifade ediyor? Tribünlerin bir klasik konser sahnesi, taraftarların da müşteri olarak görülmeye çalışılmasıyla neden bu kadar mücadele ediyoruz? Neden, her ortamda futboldan nefret ettiğini söylese de, milli maçlarda Kuruçeşme Arena’ya toplanıp piyasa yapan güruhtan haz etmiyoruz?

Madem taraftarlık adı altında boş işlerle uğraşıp, fanatiklik yapıyoruz, madem çok akıllı insanlar olmamıza rağmen hayatımızı heba ediyoruz, neden bizimle iletişim kurmak için futbolu kullanıyorsunuz? Taraf olmak bu kadar iğrençse neden bunları bizimle paylaşıyorsunuz, neden her yerde sizi görüyoruz, neden işinize gelince bizden bile daha çok sahip çıkıyorsunuz?

Aslında meselenin temelinde Beyaz Türk şımarıklığı yatıyor.

Hani on yaşındaki oğluna ipad alıp, kapalı kapılar arkasında her türlü rezil siteye girmesine müsaade eden ama futbol maçından çıkışta mikrofonlara “Bu ne küfür yahu, çoluğumuzla çocuğumuzla maça gelmeye utandık” demeçleri veren şımarıklık. Hani o oğlunun maçta duyduklarının, okulda internette öğrendiklerinin yanında, romantik komedi kalacağını bilemeyen andavallık.

Bizim de onlara edecek lafımız var:

Gözünüz aydın yasa çıkıyor… Artık küfür eden de, ayakta maç izleyip görüşünüz engelleyen de, bir koltuğa üç kişi oturup sizi sıkıştıran da, hatta internette menfi yorum yapan da ceza alacak. Ne mutlu size! Artık karınız ve çocuğunuzla rahatça tribüne gidebilecek, tiyatro tadında maç izleyebilecek, store lardan alışveriş yapabilecek, ertesi gün işyerindeki yuppie arkadaşlarınızla cahilce futbol yorumlayabileceksiniz.

Siz anlamak istemiyorsunuz ama biz gene de hatırlatalım:

• Futbol halkın sporudur, golf muamelesi yapılamaz. Dünyanın en refah ülkesine dahi gitseniz arka mahallerin duvarlarına, parklardaki oturma banklarına, metrodaki tabelalara kazınmıştır taraf olma olgusu. Çünkü oportünist olmayanların dünyasında; sporda da, siyasette de, aşkta da taraf olmak bir onur meselesidir.

• Tribünde küfür edilir, orası muhallebi çocuklarına göre değildir. Her kahvehanesinde, her meyhanesinde hatta meclisinde bile Allahın günü küfür edilen bir ülkede sadece tribünlerde küfür varmış muamelesi yapmak cahilliktir. Bu alemde küfür; bir Can Yücel’in, bir de taraftarın ağzına yakışır.

• Bir toplumda şiddet varsa o futbolun suçu değildir. Gözaltında işkencede ölen demokratların, eylem yapıyor diye tekme yiyerek çocuğunu kaybeden annelerin, töre cinayetine kurban giden kızların, ramazanda oruç tutmuyor diye linç edilen gençlerin yaşadığı ülkede, U 17 maçında 3 tane çocuğun dövülmesinin sorumlusunu sadece tribün kültüründe aramak göz boyamadır ve adaletsizdir.

Türkiye neyse, tribünler odur. Bu gerçeğin farkına varamazsanız,  ülkenin kaymağını yiyen lümpenlerin ekmeğine yağ sürersiniz. Hayatı İstanbul-Çeşme-Antalya üçgenin de geçen, doğu kökenli birisiyle aynı ortamda bile bulunmaktan imtina eden, ama yeri geldiği zaman kolpadan milliyetçilik bölünmezlik zırvaları kusan mantığa başka bir şekilde hizmet edersiniz.

Bu kültürü inkar etmek, bu ülkeyi inkar etmektir!

Bu insanların futbol tribünlerinde kendilerine bir konfor alanı yaratmaması için çok mücadele ettik ama başaramadık.

Bu son yasayla kendi zaferlerini ilan edecekler.

Ama sizin o seyrettiğiniz futbol değil başka bir saçmalık olacak...Bizim gibiler, gene bir yerlerde sizden uzak, kendi bildikleri gibi sevecekler o armayı...

Bertaraf olmaktan bir an bile korkmayarak hem de...

28 Aralık 2010 Salı

Al Benzinini HES'tir Git...

Alışveriş merkezleri, her ne kadar hiçbirimiz hakkında sitayişle bahsetmesek de, hayatımızın bir parçası oldu. Bu merkezlerin otoparkına girerken arabalara yapılan gayri medeni aramaların ne kadar sinir bozucu olduğunu söylemeye gerek yok sanırım. Peki ne arıyor o kraldan çok kralcı geçinen güvenlik görevlileri arabalarda? Sadece bagaja ve ayna ile arabanın altına bakmanın ne gibi bir güvenlik prosedürü ile alakası var?

Artık çoğumuzun bildiği üzere, arabalarda bakılan şey takılı bir gaz sisteminin olup olmaması, yoksa  bir teroristin komidine saklayabileceği ve İstanbul’un yarısını havaya uçurmaya yetecek C-4 kimsenin umurunda değil.

Değil ki bakmıyorlar…

Hatırlayan varsa söylesin, en son ne zaman gazlı bir arabanın patlayıp, umuma açık bir mekana maddi manevi zarar verdiğini duyduk? Oysaki ben, sıkça yanan benzin istasyonları ile ilgili haberleri okuduğumu hatırlıyorum.

Ya da böyle vakalar varsa bile, bu benzinli arabaların çıkardığı sorunlardan fazla mıdır?

Soruyu başka şekilde soralım, yıllardır gazlı sisteme geçişlerin otomobillere ne kadar zarar verdiği söylenir durur, kaç tane gaz kullandığı için katastrofik olaylarla karşılaşmış sürücü ile tanıştınız?

Bugün Hyundai gibi birkaç markanın tamamen fabrika garantisiyle ürettiği gazlı modeller var. Ama bu araçları, gerek vergilendirme adaletsizliği gerekse toplumdaki “gazlı araç sahibi insan ucuzcudur, magandadır” önyargısı yüzünden piyasaya sürmekten imtina ediyorlar.

Düşünsenize sizi alışveriş merkezlerine bile almıyorlar!

Aynı şekilde Japon Üretici Firmaların yurtdışında gayet güzel sattıkları hibrid arabaların, sadece yüksek vergiler nedeniyle Türkiye’de piyasaya süremediği bilinen bir gerçek. Hatta ilgili bakanın, bu politikanın bilinçli yapıldığını, zira devletin benzinden çok fazla vergi aldığını ve bundan vazgeçemeyeceklerini açıkça söylediği dahi iddia ediliyor.

Bu otomobildeki yakıt sistemleri konusuna tekrar dönmek üzere ara verelim ve diğer konumuza geçelim.

HES (Hidroelektrik Santral) mevzusu bir süredir gündemi meşgul etmekte. Muhtemelen bu konuda basında çıkan haberleri okuduğunuzda çok fazla sinirleniyorsunuz, zira katledilen doğa, ölen hayvanlar, değişen iklimler mevzu bahis ise, bundan etkilenmemek imkansız.

Ben, bu santrallerin inşasına mal tedarik eden bir sektörde çalışıyorum. Bu güne kadar on kadar HES Projesine mal sattım, dört tane projenin de şantiyesini bizzat görme fırsatım oldu. Bugün hali hazırda üç tane işleyen santralde emek ve tecrübem var.

Bu konuya girmemin sebebi bugün yaşadıklarım. Sektördeki en büyük rakiplerimizden birinin Genel Merkezinin önünde yaklaşık on beş gündür şiddetli eylemler gerçekleşiyor. İki Firmanın arasında yaklaşık 100 metre olduğundan dolayı ben de bu eylemcileri her gün gözlemliyorum. Rakibimizin, lisansı kendisine ait olan ve Loç Vadisine kurmayı düşündüğü santrali ellerindeki dövizlerle protesto ediyorlar. Büyük çoğunluğu kadın olan bu güruh, genciyle yaşlısıyla yılmaz bir şekilde, rakibimizi cadde ortasında kalaylıyor.

Birkaç defa bu aktivistlerle konuşma fırsatım oldu. Tabi ki tamamen yoldan geçen bir bankacıymış gibi davranarak. Konu hakkında fikri olmayan vatandaş misali bilgi almaya çalıştım. Bu iyi niyetinden şüphe duymadığım arkadaşlarla ilgili olarak gördüğüm şuydu.

1) HES’in ne demek olduğunu tam olarak bilmiyorlar

2) Bir HES inşaatının nasıl yapıldığı hakkında en ufak fikirleri yok.

Birilerinin yönlendirmesi ile doğru olduğuna inandıkları şeyi büyük bir fedakarlıkla uygulamaktalar. Aynen zamanında Bergama’daki halk gibi…Hani yıllar sonra yurtdışındaki altın baronlarının kışkırtması ve nemalamasıyla o eylemleri yaptıkları ortaya çıkan halk…

Son yıllarda çıkan bütün büyük savaşların temelinde de, Türkiye’nin boynunda duran kılıcın üzerinde de enerji problemi olduğu gün gibi açık iken, en az bedel ödenecek çözüm yöntemlerinin uygulanması kaçınılmazdır. Hiçbir kimyasal atığı olmayan, tamamen doğal yollarla elektrik üreten, sanayi olarak fakir bölgelerde istihdam yaratan, asla basında abartıldığı kadar yeşil katliamı yapmayan bu projeler Türkiye’nin geleceğidir.

Besmele çeker gibi doğaya karşı sorumluluklarını andığımız İskandinav Ülkeleri, baştan aşağıya HES projeleriyle doludur.

Tabi ki derelerden toplama havuzlarına alınan miktar, kuyruk suyu aşamasına kadar hattaki debiyi azaltmakta. Bu da ödenmesi gereken bir bedeldir. Çünkü ülkenin bu problemi bedel ödenmeden çözülmez! Kaldı ki ciddi yatırımcılar özel uygulamalarla ekolojiye yaptıkları etkiyi minimuma indirmeye çalışmaktadırlar.

Bakınız başka büyük bir yatırımcı, ki aktivistler tarafından ciddi şekilde protesto edilmektedir, Aksu Vadisine kurduğu santral için yaptığı çalışmaları nasıl özetliyor:

• Yatırım sürecinde Hacettepe ve Erzurum Atatürk Üniversiteleri gibi akademik kurumlarla işbirliği yaptık, sivil toplum örgütlerinden görüş aldık.


• Bölgedeki yaban hayatının çalışmalardan etkilenmemesi, yaban hayvanlarının dere havzasına daha rahat inebilmeleri için özel yollar yaptık.


• İnşaat molozlarından ötürü öldüğü iddia edilen balık örnekleri, Tarım Bakanlığı’na bağlı veterinerler tarafından incelendi ve söz konusu havzada daha önce de görülen bakteriyolojik bir hastalık nedeniyle öldükleri tespit edildi ve raporlandı.


• Çevre Bakanlığı’na verdiğimiz taahhüt doğrultusunda balıkların korunması ve göç edebilmesi için özel balık merdivenleri kurduk.


• Aksu nehrindeki hayatın devam edebilmesi için gerekli olan ‘can suyu’ oranını Çevre Bakanlığı’na verdiğimiz taahhüt gereği aylara göre değişen oranda, % 10 – 30 arası suyu akarsu yatağına bırakacağız.


• Proje kapsamında kayıtlı olan 246 adet ağacın kesimine karşılık, Orman Bakanlığı’na 86 bin ağacın dikilmesi için gerekli olan fonun ödemesini gerçekleştirdik.


• Projenin başlangıcında köy yollarını ve ev duvarlarını güçlendirici ve düzenleyici uygulamalar yaptık.


• Vadinin içinde yapılmakta olan enerji nakil hattı yüksek değil, orta gerilim hattıdır. Bu hatların şartnamelere uygunluğu ve sağlığa zararlı olmadığı yasal olarak teyit edildi. Hattın çok küçük bir bölümünde güzergah planını köy halkının mutabakatını alarak yerleşim bölgesinin en yakın 40-50 metre uzağında konumlandırdık. İddia edilen 154 kV’lik yüksek gerilim hattını vadinin dışında yerleşim bölgesinden çok uzaktan geçecek şekilde planladık.

Büyük çoğunluğu Türk Müteşebbislerden oluşan yatırımcılara, Rahmetli Uğur Mumcu’ya atıfta bulunurcasına saldırmak acımasızcadır. Tabi ki burası Türkiye ve yapılan her iş suiistimal edilmeye müsait. Her projenin çevre bilinciyle takip edilmesi ve bir hataya karşı bütün kamuoyunun uyarılması bütün vatandaşların asli görevidir. Ama konuyu “HES’lere karşıyız !” sloganına indirgemek, Vatan Kurtaran Şaban ahmaklığının bir adım ötesi değildir. Bununla beraber konuyu rasyonel olarak düşünebilen bilim adamları da mevcut, son günlerde birkaç tanesini radyo programlarında dinleme fırsatım oldu. Kendileri; HES’lere karşı olmadıklarını, ama bazı projelerin verim ve doğaya tahribat açısından iptal edilmesi gerektiğini söyledi. Bu konuda haklılar, gerçekten sadece birilerine peşkeş çekilsin diye lisans verilmiş bazı projelerin ivedilikle iptali gereklidir. Bu konunun başka bir boyutudur. Eğer eylemciler meseleye bu açıdan yaklaşsalar emin olun ki bu memlekete daha fazla yararları dokunacak.

Son benzin zamlarından sonra durmadan tanıdıklarımdan protesto mailleri alıyorum. Konular “Geçen sefer protesto edemedik bu sefer şöyle yapacağız” minvalinde. Yapamazsınız, yaptırmazlar, zira sizin bu eylemleriniz petrol baronu medya kuruluşlarında yarım ağızla yer bulur, arkanızda sizi organize edecek doğalgaz tekelcileri de olmaz. Üç gün sonra unutur hayatınıza devam edersiniz, sonra Türk Halkının koyunluğundan şikayet eder akabinde de AKP veya CHP’ye oy verirsiniz.

Bu ülkede elektrik kaynaklarını çoğaltmaya ve faturaları düşürmeye yarayacak her hareketin önüne set çekerler ki hibrid arabalar bu vergi adaletsizliğine rağmen tercih edilir olmasın, “adama bak Ferrari’sine gaz taktırmış, rezil etti bizi dünyaya eki eki” haberleri yaparlar ki herkes tıpış tıpış benzinli araba alsın.

Bana benzin protestosu ile ilgili mail atan sevgili kardeşlerim!

Önce o gazlı arabalar neden giremiyor alışveriş merkezlerine onu halledelim, bir bakmışsınız her şey değişmeye başlayacak. Çünkü size komik gelse de, şu an benzin zamlarıyla ilgili yapacağımız en etkili eylem bu olacaktır.

Doğalgaz faturalarından şikayetçi sevgili emekçiler!

Ülkenin kendi enerjisini nasıl üretebileceği üzerine kafa yoralım. Bu coğrafyayı; doğalgaz adaletsizliğine veya son çare olarak nükleer santrale muhtaç etmeyelim.

Ya da siz bana bu mailleri atmayın...Ezber bozmayan esintilere karnım tok çünkü.